|

- Bilmem. İçimde bir eziklik var. Hiçbir şey yiyip içmek istemiyorum.
- Tabiî için ezik olur! Sabaha kadar kaldırımlarda sürter, dolaşır, durursan...
- Başlama yine, ana.
- Ne olur başlasam?
- Hiç! Ne olacak?
- Ne zaman akıllanacaksın, be oğlum? Biliyorsun. Hiç kimsemiz yok! Sen, ocağımızın direğisin. Aklıma bile getirmek istemiyorum. Fakat sana bir şey olursa oğlum, başına bir iş gelirse? Damlara düşersen, ya da ölürsen? O zaman, ben ne yaparım oğlum? Sensiz dünyam, zindan olmaz mı? Ocağımız sönmez mi?
- Sönmez be ana! Ne o? Ağlıyor musun? Bana güvenin yok değil mi? Beni, yabancı sularda, acı, zehirli sularda yüzenlerden sanıyorsun, değil mi? Bak ana, zaman dar! Fakat, mademki başladık. Ağlamayı bırak. Seninle ana-oğul konuşalım, dertleşelim.
- Dertleşmediğimiz gün yok ki.
- Öylesi değil!
- Ya nasıl?
- Biliyorum, hani zamandır benden şüpheleniyorsun. Acaba oğlum ne yolda diyorsun? Hangi tarakta bezi var, diye düşünüyorsun. Komşuların dolduruşuna geliyorsun. Biz, bü-yük bir davanın yolcusuyuz ana!
- Ne davası? Hangi dava?
- Ne davası olacak? Fakat anlatsam, bilmem anlar mısın?
- Hele anlat oğul! Bir dene. Söyleyenden dinleyen arif gerek, derler. Okumuşluğumuz yok ama, şükür görgümüz, yaşamışlığımız var, değil mi?
- Ana biz, milletimizi tanımak, tanıtmak istiyoruz. Ata’mızın yolunu tutmak itiyoruz. Millî bir devlet, güçlü bir iktidar istiyoruz. Hem hürriyetimiz, hem ekmeğimiz olmalı diyoruz.
- Yok mu oğul, ekmeğimiz yok mu? Hür değil miyiz?
- Var olmasına var, ana. Fakat, yok diyenler çok... İşte bunlara davamızı anlatmalı, anlatabilmeliyiz. Yoksa, ay yıldızlı bayrağımızın yerini, başka bayraklar alacak. Gururumuz, şerefimiz iki paralık olacak. Elin soysuzu gelip, başımıza çöreklenecek. Ocaklar dağıtılacak. Bu körpedir, bu yaşlıdır diye bakılmadan, insancıklarımıza kıyılacak. Kan ve kin deryası içinde boğulacağız. Taş ocaklarında imanımız gevreyecek. Kuzuyu anasından, yavruyu memesinden ayıracaklar. Özümüzden uzaklaşıp, başka kalıplara dökülmüş insanlar olacağız. Yalnız ne var ki, sana gücendim ana! Dün geceyi soruyorsun bana. Hayır, sorduğun yok! Kim bilir hangi kaldırımlarda sürttün, diyorsun. Öyle değil!
- Ya nasıl, oğul? Ne yaptın bütün gece?
- Arkadaşlarla birlikte, elimizde boyalar, fırçalar, yazılacak bir duvar arıyorduk. Ekip geldi, yakalandım. Sonrasını biliyorsun. Sıkıştırdılar beni. Konuşmadım. Ekiptekilere de kızıyorum. Güçleri yalnız bize yetiyor. Sanki yalnızca bizi kovalıyorlar. Şehrin bütün duvarlarını saran, bir uçtan öbür uca kuşatan, kızıl yaftaları, orak-çekiçleri görmüyorlar. Ne onları sildikleri, ne onlara engel oldukları var. Öz yurdumuzda, bir garip hale düşürüldük. Utanıyorum, sıkılıyorum.
- İstersen, uzan biraz. Azıcık kestir. Sonra çıkar, dolaşır, açılırsın. Yalnız, ben derim ki, aklını başına topla. Başımızda büyüklerimiz var. Bu işlerle onlar uğraşsınlar.
- Büyüklerimiz! Öyle ya... Bırakalım, başlarını daha çok kuma gömsünler. Yangın bacayı sarmış. Büyüklerimiz, sen-ben derdinde. Ne meclis toplanıyor, ne gereken kanunlar çıkarılabiliyor. Varsa yoksa, köşeyi şöyle mi döneceksin, böyle mi döneceksin tartışmaları. Sen mi döneceksin, ben mi döneceğim inatlaşmaları. Bacayı saran ateşi gördükleri yok!
- O kadarına ne benim, ne senin aklın erer oğlum! Seni anlar gibiyim. Lâkin, sen de biraz olsun beni düşünmelisin. Seni kaybedersem, kolum kanadım kırılır. Hiç tutunacak dalım kalmaz. Biliyorsun, yabanın gözü üstümüzde. Herkes, bir yanlış hareketini kolluyor. Şeytana uyup, sakın bir cahillik yapayım deme, yavrum! El, adamı bir kaşık suda boğar. Sana güvenim var, ama...
- Ama?
- Benimki ana yüreğidir. Yabandan gelecek bütün acılara katlanırım. Fakat, senin getireceğin acılar, taş olur, yüreğime oturur. Sen, beni dinle. Ortalıkta, uluorta dolaşma. Sonra göze gelirsin, şeytana uyarsın.
- Dediklerini düşüneceğim ana! Şimdi, şayet iznin olursa, dışarı çıkmak istiyorum. Biraz dolaşırsam, açılır, kendimi toplayabilirim.
Hanife Hanım, oğluna bir şey demedi. “Sen bilirsin”li bir ifadeyle Cihat’a baktı. Cihat, dışarı çıktı. Döşeme taşlı avluda, öteye beriye bakındı. Sanki yapacak bir şey arar gibiydi. Bir zaman, henüz çiçeğe durmuş erik ağacından gözlerini ayıramadı. Çiçek beyazının en safında, mutluluğu yakalar gibi oldu. Üç-beş dalda yeşil yaprakları gördü. Yaprak yeşiline kaptırdı duygularını. Aşağıda, sel sularının ulaşamadığı ovada, öbek öbek buğday tarlaları uzanıyor, yeşilin çeşitli tonlarıyla, yaşayabilmek, tutunabilmek, kök salabilmek için direniyorlardı. Bu renk cümbüşünün sağında solunda, kirli pamuk tarlaları yer alıyordu.
- Bu ikilik, bu zıtlık neden? diye düşündü Cihat. Niçin her taraf yemyeşil değil? Niçin azgın suların ulaşıp basamadığı yerler de oluyor? Hayatımız, her yanından zıtlıklarla kuşatılmış. Besbelli, bu zıtlıklar olmasa, yaşamanın anlamı kalmayacak. Yüce Tanrı’m, hiçbir şeyi oluruna bırakmamış. Bir varlığın yanında, yokluğu da bulundurmuş. Her şeyi de dengelemiş, zamanlamış. İnsanlar, nedense bunun farkında değiller. Aralarındaki dengeyi bozmuşlar, kan ve kin denizlerinde yüzer olmuşlar. Sonumuz hiç de iyi görünmüyor ama, umutsuz yaşanmaz sanıyorum.
Okunan salâya kulak verdi. Abdest aldı, çarşıya indi. Korkulu gözler, burundan soluyan öfkeler, eğik başlar, konuşmayan ağızlar, çarşının her yanını sarmıştı. İğne atılsa, nerdeyse yere düşmeyecek. Alâaddin Camiî, hınca hınç dolu. Cemaatle namaz kılmak için yer bulabilmek çok güç. İlkin, içeri girmekte tereddüt etti Cihat. Caminin dış avlusundaki hasırlar bile doluydu. Lâkin Cihat, bu konuda tecrübe sahibiydi. Nedense, cemaatle önceden tanışık olmayanlar, böyle zamanlarda içeriye girmeye çekinir, ilk rastladıkları boşluğu dolduruverirlerdi.
Cihat, ayak kapları elinde, safları yara yara öne doğru ilerledi, son cemaat yerini geçti, içeriye girdi. Bir safta bulduğu boşluğa oturdu. Mihrabın üstünde sıralanan levhalara baktı. Minberin oymalarını inceledi. İnsanı dinlendiren, can evinden sarıveren sessizliği yudum yudum içti. Namaz başladı. Biten öğle namazı sonunda, cenaze namazı için saflar tutuldu. Cihat, arkadaki saflardan birinde yerini aldı. Namaz öncesi, bir ihtiyarın sesi duyuldu:
- Safların sayısını tekleyin! Çift olmasın sakın ha!
Saflar sayıldı. En arkadaki saftan, birkaç kişi ayrıldı. Tek sayıyı bulmak için, yeni bir saf meydana getirildi. Namaz bitti.
Herkes, bayrağa sarılı tabuta koştu. Yürümek ne mümkün? Tabut, eller üzerinde havalandı, ağır ağır ilerlemeye başladı. Karakolun önüne gelindiğinde, tabut, hazırlanan arabaya alındı. Bu sırada şehir bandosu, ön tarafa geçti. Yeni ve ağır bir hareket başladı. Şehir bandosu, ilk defa bir ölüm marşını çalıyordu. Bu marş, çocukların ilgisini çekmiş olmalı, caddenin iki tarafını sardılar. Bando seslerini taklide başladılar.
Aksakallı ihtiyarlarla birlikte esnaftan bazıları, cemaatten ayrıldı. Herkes, her şey susmuş, bandonun sesi ortalığı kaplamıştı. Görevlilerden birkaçı, kafile boyu giden, taklitçi yaramazları susturmaya çalışıyordu. Tam bu sırada alınan bir haber, bütün kafileyi uçtan başa dolaştı. Bekçi Gazi’nin az önce üçüncü oğlu da dünyaya gözlerini açmıştı. Zavallı!
Bir yanda sevinç, bir yanda keder! Ötede ölüm, burada doğum! İnsan ne sevinebilir, ne üzülebilir. Olsa olsa, taş kesilen bir yüreğin ardınca yuvarlanır. Sanki aklından zoru varmış gibi bir hâl alır. Bu, bir denge midir, ne?
Kafile ilerledikçe, vazgeçip ayrılmalarla, yeniden katılışlarla kâh kısaldı, kâh uzadı. Karaağaçların boy attığı, yer yer birbirine karışır gibi olduğu, temiz, bakımlı, buz gibi kireçli kabirlerin görünüverdiği mezarlığa varıldı. Şehir bandosu sustu. Çocuklar, bu susuşa şaşmadılar değil hani? Bazıları, susan sesleri taklide yöneldilerse de, görevlilerce susturuldular. Ayrıca mezarlığa girmemeleri söylendi. Cenaze arabası, musalla taşına yanaştı. Bayrağa sarılı tabut, dikkatlice arabadan alındı. “Bir namazlık saltanatın yaşanacağı” taşa konuldu. Başta emniyet amiri olmak üzere, şehrin ileri gelenleri çeşitli konuşmalar yaptılar. Durumun acılığını, acele tedbirlerin alınması gerektiğini, bu ölümlere bir son verilmesini, terörizmin artık emniyet teşkilâtını boy hedefi hâline getirdiğini belirttiler. Musalla taşında uzanmış yatan şehidimiz için, filân bankanın falan şubesinde açılan yardım hesabını duyurdular. Herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini hatırlattılar. Suçlulardan hesap soracaklarını söylediler. Akıtılan şehit kanının yerde kalmayacağını, intikâmının alınacağını bildirdiler.
Bazılarına göre yapılan tören, cenaze töreni olmaktan çıkmış, hınca hınç dolu mezarlık önü de bir miting alanına döndürülmüştü. Gösterişe düşkün olanlar, fırsatın ucunu yakaladıklarında bunu ortaya koymaya çalışanlar, bağış konusundaki fısıltılarını yükselttiler.
- Benden şu kadar bin lira!
- Benden de şu kadar...
“Şu kadar bin lira”nın sağındaki sıfırlar büyümeye başladı.
Cihat birkaç gün öncesini düşündü. Bekçi Gazi’yle birlikte Dem Çayhanesi’nin tentesi altında oturmuşlar, dertleşmişlerdi. Cihat konuştukça, Bekçi Gazi’nin gözleri derinlere dalmış, bir şey yapamamanın çaresizliğini yaşadığından olacak, donuklaşmıştı. Elinden bir şey gelmeyeceğini bile bile;
- Üzülme be, Cihat! demişti. Elbet bir çaresine bakarız. Sizin oralardaki silâh sesleri, aslında hepimizi rahatsız ediyor. Bu işin suçlularını da biliyoruz. Lâkin...
- Anlıyorum. Yetki meselesi değil mi?
- Eh, biraz öyle!
- Öyle diyorsun ama, buna sen de inanmıyorsun sanıyorum. Bana göre bu meselenin altında başka bir şey yatıyor.
- Ne yatıyor?
- Başta sorumsuzluk. Onun da önünde korku!
- Sanmam!
- Sanma sen. Fakat palazlanan canavarın diş gıcırtıları duyulmaya başlanalıdan beri, ortaya bir yetki meselesidir çıktı. Herkes, yetkisizlikten yakınıyor. Sorumluluk duygusunu köreltmeyenler, arayanlar için yetki bulunur. Sorumsuzluk ve korkunun getirdiği bu soğuk anlayış, terk edilmeli derim. Yoksa...
- Yoksa?
- Geceleri bizi evimize hapsedip tıkayanlar, az sonra gündüzlerin de sahibi olacaklar. O zaman onlar, yetki metki ne varsa, hepsini bulacaklardır. Hoş, yakınanlar, yansızlar, tarafsızlar için ne gam?.. Bunlar, gün ortasında birdenbire parlayıveren, gece yarılarında ışıl ışıl ışıyan namluların hedefi olmayacaklar. Yanılmıyorlar mı dersin?
Oyhan Hasan Bıldırki |